home
Civciv Anaokulu - Doğan Cüceloğlu
  Ara     

Bir öğrencimin bana öğrettikleri
 
Yazan: Doğan  Cüceloğlu

 Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde  öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde  benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi  çekmeye başlamıştı.

Bu genç bayanın  şu özelliklerinin farkına varmıştım:

Her şeyden önce çok güzel bir  kızdı; gözüm gayri  ihtiyari ona gidiyordu.

İkinci olarak çok iyi  bir öğrenciydi;  bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği  vardı.

Bölümün  bir pikniğinde  kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim,  ilk aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer'  düşüncesi oldu.

Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek,  yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa  boylu biriydi.

Bu  kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm.  

Daha sonra  öğrendim  ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir  üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve  ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör  olmak istiyor.

Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu?  

Bir hafta sonra  ders çıkışı  koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla  anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma  geçti:

'Sally,  nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?

'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık;  o zaman tanıdım kendisini

'Nesi  seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç  beklemiyordu.

Amerikan kültüründe,  bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak  kabul edildiğinden pek  sorulmaz.

 Amerikan kültürüne göre  ben o anda Sally'nin  mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'

Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi  gülerek, 'O şahane bir insan; o benim kahramanım!

Ben ondan çok şeyler öğrendim'  dedi.

O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu  oldu.

Güzel bir  kadının erkeğine,  'Sen benim kahramanımsın' duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve  anladım.

Bu  hediyeyi, hayatım  boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi  kıskandım.
'Nasıl  yani?' dedim.

'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek  olduğunu bildiği  için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki  çocuğa ağabeylik yapma kararı almış.  

Haftada on saatini onlara  ayırıyor, onlarla  buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye  götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden  geleni yapıyor.

Biri ameliyat oldu, hastanede  yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor,  geceleri ona  bakıyor.

Yüzüme  tokat yemiş gibi oldum.

Utandım.  

Kendime  kızdım.

 Ben güya  en  yüksek  eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak  görüyordum.

İçimdeki pislikten  utandım.

Bir süre sonra Sally'nin  içinde yetiştiği aile ortamını  merak etmeye başladım.

Şöyle bir mantık yürüttüm: o  adama baktığım  zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye  düşündüm?

Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık  sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm.  
İçinde yetiştiğim ortam beni  nasıl etkilemişse, Sally'nin
içinde yet  iştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede  oturduğunu sordum.
Los Angeles'in  üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak  istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum.

 'Kendilerine bir  sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle konuştum;  sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını  söylediler,' dedi.

 Dört-beş hafta sonra  
San  Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı  kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir,  onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam  edebilirdim.

Bu  planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme  
gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,'  dedi.

Ailesine  haber verdi.

 Onlar da sabah  kahvaltısına gelmemizi söylemişler.

 Long Beach'ten  sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk  civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık.  

Sally'nin babası George orada buluşmamızı  uygun görmüş.

Çok güler yüzlü bir  aileydi.

 Brian'ın,  en ufağı dört  yaş civarında dört çocuğu vardı.
Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki  olay gerçekten
dikkatimi  çekti.

 Bunlardan ilki,  Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına  inmesiydi.

 Bunu o  kadar doğal  yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir  davranış olduğu belliydi.  

Sally'ye, babasının  torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu  sordum.

'Evet' yanıtını alınca,  kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum.

 'Evet, biz böyle  biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur;  bende kendi çocuklarımla böyle konuşacağım.  
Biz böyle biliyoruz', dedi.  Tüylerim  diken diken oldu.

Ben üniversite öğretim  üyesiydim ve insan psikolojisi  benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle  göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum.  

Kendime kızdım;  sonra kendime  kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım.
 
 Sonra  onlara  kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren  kültür ortamına kızdım.  

Daha sonra kimseye  kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme  fırsatından yararlanmaya karar verdim.
Torunlarının önünde  diz çökerek  konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!' dedim.  

Bana biraz şaşkınlıkla  gülümseyerek,
 
'Tabii,  onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi.

 Öyle bir bakışı  vardı ki, bu  bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes  yapıyordur; sen yapmıyor musun?'  diyordu.

O bakışa  karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.
 
Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci  olay,
 
Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu.  

Brian, Pasifik ülkeleriyle  ticaret yapan,  oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden,  yüzme havuzundan,  çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin  zenginliği
belli oluyordu.  

Kahvaltıdan sonra saat on bir  dolaylarında telefon
çaldı ve  Brian bir süre telefonla konuştu.

Ofisten arıyorlarmış,  Koreli bir  işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek  için helikopterle saat 14'te gelmek  istiyormuş.

 Başka bir  randevusu olduğunu  söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu  şöyle açıkladı:
Dört çocuğum var ve her hafta  biriyle dört saat baş başa
geçiririm.  

Bugün dört yaşındaki kızım  Mary'le randevum var.

Çocuklar çok çabuk  büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun,  büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere  öncelik verdiği belli  oluyordu.

Brian için çocukları  şüphesiz en az işi kadar önemliydi.

Brian'ın yaşamında  bununla ilgili bir pişmanlık duygusu,
bir 'keşke'  olmayacak.

Sally'e  sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?'
 
'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her  çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi.  

Ve ilave etti, 'Biz böyle  gördük, böyle biliyoruz. Benim  çocuğumun da babası böyle yapacak!'.

 Gülümseyerek,  'Nereden biliyorsun?' diye sordum.

'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi.  

Yine içim cız etti.  Daha doğmadan  çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.  

Kendi çocuklarıma  içim yandı.
Evlenmeden önceki bilincimi,  kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da  acısı,
kendi yavrularıma çektirdiğim acıları  düşündüm.

 Biraz daha  düşününce kendimin de  acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma  içim yandı.

 Daha sonra babamın,  anamın çocukluğuna içim yandı.

Ve son  durak olarak  ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan  sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar  verdim.

İşte değerli okurum; yazdığım  kitaplar, verdiğim  seminerler, hazırladığım televizyon programları,  'Ne yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların  öğeleridir.

 Sally'nin içinde  yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak  onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum.

Sally,  içinde yetiştiği  ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya  yaşayabilmişti.
 
Çocuğun hizasına inerek onunla göz  göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen  doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen  sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN 'ı  beslenir.

Çocuğuyla  randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman  geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü  olarak verir.
Çocuk bu mesajı  zihinsel  olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu  sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben  sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.

Bir ana  babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN  'dır.
  
Doğan Cüceloğlu
Bir öğrencimin bana öğrettikleri
 
Yazan: Doğan  Cüceloğlu

 Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde  öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde  benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi  çekmeye başlamıştı.

Bu genç bayanın  şu özelliklerinin farkına varmıştım:

Her şeyden önce çok güzel bir  kızdı; gözüm gayri  ihtiyari ona gidiyordu.

İkinci olarak çok iyi  bir öğrenciydi;  bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği  vardı.

Bölümün  bir pikniğinde  kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim,  ilk aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer'  düşüncesi oldu.

Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek,  yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa  boylu biriydi.

Bu  kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm.  

Daha sonra  öğrendim  ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir  üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve  ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör  olmak istiyor.

Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu?  

Bir hafta sonra  ders çıkışı  koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla  anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma  geçti:

'Sally,  nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?

'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık;  o zaman tanıdım kendisini

'Nesi  seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç  beklemiyordu.

Amerikan kültüründe,  bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak  kabul edildiğinden pek  sorulmaz.

 Amerikan kültürüne göre  ben o anda Sally'nin  mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'

Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi  gülerek, 'O şahane bir insan; o benim kahramanım!

Ben ondan çok şeyler öğrendim'  dedi.

O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu  oldu.

Güzel bir  kadının erkeğine,  'Sen benim kahramanımsın' duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve  anladım.

Bu  hediyeyi, hayatım  boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi  kıskandım.
'Nasıl  yani?' dedim.

'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek  olduğunu bildiği  için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki  çocuğa ağabeylik yapma kararı almış.  

Haftada on saatini onlara  ayırıyor, onlarla  buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye  götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden  geleni yapıyor.

Biri ameliyat oldu, hastanede  yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor,  geceleri ona  bakıyor.

Yüzüme  tokat yemiş gibi oldum.

Utandım.  

Kendime  kızdım.

 Ben güya  en  yüksek  eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak  görüyordum.

İçimdeki pislikten  utandım.

Bir süre sonra Sally'nin  içinde yetiştiği aile ortamını  merak etmeye başladım.

Şöyle bir mantık yürüttüm: o  adama baktığım  zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye  düşündüm?

Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık  sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm.  
İçinde yetiştiğim ortam beni  nasıl etkilemişse, Sally'nin
içinde yet  iştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede  oturduğunu sordum.
Los Angeles'in  üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak  istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum.

 'Kendilerine bir  sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle konuştum;  sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını  söylediler,' dedi.

 Dört-beş hafta sonra  
San  Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı  kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir,  onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam  edebilirdim.

Bu  planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme  
gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,'  dedi.

Ailesine  haber verdi.

 Onlar da sabah  kahvaltısına gelmemizi söylemişler.

 Long Beach'ten  sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk  civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık.  

Sally'nin babası George orada buluşmamızı  uygun görmüş.

Çok güler yüzlü bir  aileydi.

 Brian'ın,  en ufağı dört  yaş civarında dört çocuğu vardı.
Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki  olay gerçekten
dikkatimi  çekti.

 Bunlardan ilki,  Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına  inmesiydi.

 Bunu o  kadar doğal  yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir  davranış olduğu belliydi.  

Sally'ye, babasının  torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu  sordum.

'Evet' yanıtını alınca,  kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum.

 'Evet, biz böyle  biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur;  bende kendi çocuklarımla böyle konuşacağım.  
Biz böyle biliyoruz', dedi.  Tüylerim  diken diken oldu.

Ben üniversite öğretim  üyesiydim ve insan psikolojisi  benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle  göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum.  

Kendime kızdım;  sonra kendime  kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım.
 
 Sonra  onlara  kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren  kültür ortamına kızdım.  

Daha sonra kimseye  kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme  fırsatından yararlanmaya karar verdim.
Torunlarının önünde  diz çökerek  konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!' dedim.  

Bana biraz şaşkınlıkla  gülümseyerek,
 
'Tabii,  onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi.

 Öyle bir bakışı  vardı ki, bu  bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes  yapıyordur; sen yapmıyor musun?'  diyordu.

O bakışa  karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.
 
Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci  olay,
 
Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu.  

Brian, Pasifik ülkeleriyle  ticaret yapan,  oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden,  yüzme havuzundan,  çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin  zenginliği
belli oluyordu.  

Kahvaltıdan sonra saat on bir  dolaylarında telefon
çaldı ve  Brian bir süre telefonla konuştu.

Ofisten arıyorlarmış,  Koreli bir  işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek  için helikopterle saat 14'te gelmek  istiyormuş.

 Başka bir  randevusu olduğunu  söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu  şöyle açıkladı:
Dört çocuğum var ve her hafta  biriyle dört saat baş başa
geçiririm.  

Bugün dört yaşındaki kızım  Mary'le randevum var.

Çocuklar çok çabuk  büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun,  büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere  öncelik verdiği belli  oluyordu.

Brian için çocukları  şüphesiz en az işi kadar önemliydi.

Brian'ın yaşamında  bununla ilgili bir pişmanlık duygusu,
bir 'keşke'  olmayacak.

Sally'e  sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?'
 
'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her  çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi.  

Ve ilave etti, 'Biz böyle  gördük, böyle biliyoruz. Benim  çocuğumun da babası böyle yapacak!'.

 Gülümseyerek,  'Nereden biliyorsun?' diye sordum.

'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi.  

Yine içim cız etti.  Daha doğmadan  çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.  

Kendi çocuklarıma  içim yandı.
Evlenmeden önceki bilincimi,  kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da  acısı,
kendi yavrularıma çektirdiğim acıları  düşündüm.

 Biraz daha  düşününce kendimin de  acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma  içim yandı.

 Daha sonra babamın,  anamın çocukluğuna içim yandı.

Ve son  durak olarak  ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan  sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar  verdim.

İşte değerli okurum; yazdığım  kitaplar, verdiğim  seminerler, hazırladığım televizyon programları,  'Ne yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların  öğeleridir.

 Sally'nin içinde  yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak  onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum.

Sally,  içinde yetiştiği  ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya  yaşayabilmişti.
 
Çocuğun hizasına inerek onunla göz  göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen  doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen  sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN 'ı  beslenir.

Çocuğuyla  randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman  geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü  olarak verir.
Çocuk bu mesajı  zihinsel  olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu  sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben  sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.

Bir ana  babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN  'dır.
  
Doğan Cüceloğlu

                     

Civciv Anaokulu Site Haritası

Sayfalarımız içerikleri tamamen özgün kendi derlediğimiz içeriklerdir.
Alıntı olan makalelerin alıntı adı adresi belirtilmektedir.
Sitemizden kopyalanarak kaynak belirtmeden kullanılan dökümanlar için
Bunu yapan kişi ve kuruluşlar hakkında yasal işlem uygulanacaktır
 Kaynak belirtmek suretiyle sitemizden her türlü materyal kullanılabilir

                                       

 

 

                     

Civciv Anaokulu Site Haritası

Sayfalarımız içerikleri tamamen özgün kendi derlediğimiz içeriklerdir.
Alıntı olan makalelerin alıntı adı adresi belirtilmektedir.
Sitemizden kopyalanarak kaynak belirtmeden kullanılan dökümanlar için
Bunu yapan kişi ve kuruluşlar hakkında yasal işlem uygulanacaktır
 Kaynak belirtmek suretiyle sitemizden her türlü materyal kullanılabilir

                                       

 

 

 

     
AYLIK
PROGRAMLAR
REHBERLİK
BÜLTEN
Sosyal ağlarda bizi takip edebilir
Sevdiklerinizle Paylaşabilirsiniz

 

     
AYLIK
PROGRAMLAR
REHBERLİK
BÜLTEN
Sosyal ağlarda bizi takip edebilir
Sevdiklerinizle Paylaşabilirsiniz
Civciv Anaokulu   Kullanım Şartları  Gizlilik